Merhaba, Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma sürenizi giriniz



Ayrıntılı Konu Bilgileri Kısayollar
Konu Başlığı Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale
Cevaplar 1
Önceki Önceki Konu
Görüntüleyenler0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu inceliyor.
Görüntülenme 2257
Sonraki Sonraki Konu

Sayfa: [1]
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et Okunmadi Say Bu Konuyu Gönder Yazdir
Gönderen Konu: Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale  (Okunma Sayısı 2257 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu inceliyor.
Alparslan
Yönetici

Üye

*


Teşekkür
-Edilmiş: 22
-Alınmış: 98


Üye No : 1

Cinsiyet : Bay

Nerden : T.C

Konu  :
4056

Mesaj : 4123

Evlat, Evliya da olsa Anaya,Babaya muhtaçtır.
WWW
Çevrimdışı
« : 05 Eylül 2009, 18:55:48 »


Dimo adlı kralın eseridir. Sonra Dokayan adlı kral geliştirip, genişlettiği için (Dimetoka) demişlerdir. 735 (M. 1334) de Osmanlıların eline geçti. Anadolu eyaletinde olup, hakimi, serdarı, sipahi kethüda yeri var. Şehrin evleri geniş, bağlı, bahçeli, çimenlik bir yerde kurulmuş olup, mamur bir küçük kasabadır. Yüzelli akçelik kazadır. Han, hamamı, çocuk mektebi var. Halkı Türk olup, Yörük ve Ermenisi de vardır. Çarşı ve pazarı faydalı ve küçüktür. Burada batıya giderek, (Kara Biga) toprağına geldik.

KARA BİGA TOPRAĞININ VASIFLARI:

Buranın ilk fatihi, Sultan Alâeddin�in beylerinden (Bay Boga) adlı yiğit olup, Osmanlıların atalarından Ertuğrul Gazi ile buraları yağma etmişlerdir. Rumların elinde iken adı (Kulupiga) idi. Sonra 766 (M. 1364) tarihinde Sultan Murat Hüdavendigar Rumlardan burayı kuvvet zoru ile alıp, yer yer bazı yerlerini harab etmiş ve adına da (Kara Biga) demiş. Hala kalesi harapça olup, altıgen şeklinde sarp bir kaledir. İç il olduğundan dizdarı, cephanesi ve askeri yoktur. Hala Sultan Süleyman kanunu üzere derya kaleminde ve Kapudan Paşa idaresinde olup hakimi sancak beyidir. Beyinin hası 312088 akçedir. Beş yüz adet cebelileri ile sefere katılır; altı zeameti, ondört tımarı, alaybeyisi, çeribaşısı ve yüzbaşısı var. Şehir alçak bir dağ eteğinde, geniş vadi içinde olup, bağlı, bahçeli mamur ve süslü bir kasabadır. Evleri eski usul, kargir ve kiremit örtülüdür. Çarşı içindeki camii, kurşun örtülü ve kalabalık cemaaatı olan, eski bir camidir. Altı adet çocuk mektebi, mükemmel tekkeleri var. Hamamlarından (Leysi-zade efendi hamamı) havası hoş, eski yapı ve aydınlık bir hamamdır. Sultani çarşısında, bütün sanat erbabı mevcuttur. Halkı Türk ve Yörüktür. Fakat gayet salih, garip dostu, hanedan sahibi adamlardır. Çuha ve tekfuri bezinden kaftan giyerler. Kadınları, beyaz ozar örtünürler. Çarşı ve pazarında asla kadın görülmez. Havası ve suyu gayet latiftir. Beğenilen mahsullerinden, bağ ve bahçelerinde unnab ağacı, dünyaca meşhurdur. Unnab meyvesi gayet meşhurdur. Bu şehir unnab suyu kullandıkları için, Hunnak ve diğer boğaz hastalığına yakalanmazlar.

Ziyaret yerlerinden, şehir dışında (Leysi-zade) ziyareti meşhurdur. Eser sahibi bir zat imiş...

Buradan yine batıya giderek (Çavuş camii) köyüne geldik. Camili, hanlı, mamur ve Müslüman köyüdür. Buradan batı yönündeki (Çınarlıdere) ye geldik, İslam askeri konakladı. Buradan batıya giderek (Akyer altı)�na geldik. Burası ağaçlık, gölgelik ve laleliktir. Burada elli kadar Hasan Paşalı katledildi. Buradan kalkarak altı saatte (Çardak) kasabasına geldik.

ÇARDAK KASABASI:

İlk kurucusu, Hüdavendigar Gazi�dir. Edirne seferine giderken buralar mamur edilerek, adına da (Çardak) denmiştir. Rum denizi kıyısında Anadolu eyaleti toprağında, mamur ve süslü, şirin bir iskeledir. Karşı Rumeli tarafında Gelibolu şehri iki mil uzaklıktadır ki, her imareti meydandadır.
Şehri, deniz kıyısında geniş bir kara içinde bağ ve bahçeli ve bin adet eski tarz evi vardır. Onyedi mihrabı var: (Ece Yakup camii) kargir, kubbesi büyük ve kurşunlu olup, çok cemaate sahiptir. Bu camiin kurucusu, bu hakirin atalarının biraderlerindendir ki, silsileleri Hoca Ahmet Yesevi'ye dayanır. Bu Ece Yakup ve Kara Mürsel, Kara-Koca Süleyman Paşa ile Kapudağı burnundan, tulum sallar ile ilk olarak Rumeli�ye geçmişlerdir. Oradan aldığı gaza malı ile bu Çardak�taki camii yaptırmıştır. Hala nezareti benim üzerimdedir. Bir camii de İznik şehrinde var. Ama buradaki camiin minaresine yıldırım isabet ettiği için yıkılmıştır ve öyle durmaktadır - İnşallah imar edeceğim. Hayır sahibine Ece Yakup denmesinin sebebi, Germiyanlılarca kardeşe (Ece) denmesidir. Orhan Gazi Kütahya'da doğduğu için bu Ece Yakup'la emişmiş, bundan dolayı Yakup'a (Ece) denmiştir. Bursa'yı fethedince, Ece Yakup Bursa hakimi olmuş. Orada da camii var. Ve orada kendi camilerinin bahçesinde gömülüdürler. Allah rahmet eyleye... Çardak, elli akçelik kazadır. Yeniçeri serdarı, muhtesibi, subaşısı var. Çarşısı içinde Fatih Sultan Mehmet�in bir hanı, üçyüz kadar mamur dükkânı, bir adet suyu güzel hamamı var. Kıble ve doğu taraflarında bağ ve bahçesi sayısızdır.

Burada İslam askeri yüzlerce gemi ile Rumeli yakasına geçmekte, saadetlû padişah dahi, aşağı Boğaz hisara gitmekte idi. Buraya Kapudan Köse - Ali Paşa, altmış parça kadırga ile baştarde-i hümayunu getirib, bir yaylım top şenliği yaptı. Ve Hünkâr baştardeye binip karadan av ederek Boğaz hisarlarına geldi. Baştarde-i hümayun dahi, peşimiz sıra denizden giderdi. Buradan kalkarak, güneyde (Lâpseki) kasabasına geldik..,

LAPSEKİ KASABASI:

Deniz kıyısından uzak bir bayır üzerinde, incirli bir orman vardı. Türkler incire «lop» derler, işte burada kurulan bu şehre de (İncirli Seki) manasına gelen (Lâpseki) denmiştir ki, (Lopsekisi)�nden bozmadır. Deniz kıyısında olup, hakimi var. Yüzelli akçelik kazadır. Yeniçeri serdarı, sipahi-kethüda yeri, subaşısı, bacdarı, muhtesibi var. Ayanı azdır, Rum ve Ermeni'den meydana gelen reayası var. Binüçyüz adet bağlı, bahçeli, çoğu kiremit örtülü ve yer yer yüksek evleri var. Bir camii, hanları ve bir hamamı var. Çarşısı gayet küçük ise de, bağ ve bahçesi çoktur. Beğenilen şeylerinden, Rum ve Acem'de Lâpseki karpuzu meşhurdur. Üzüm turşusu, bulaması, şırası dahi herkesçe meşhurdur...

Buradan deniz kıyısını takiben, (Burgaz) kasabasına geldik. Denizden bir top atımı uzaklıkta, mamur bir dağ eteğinde, bağlı, bahçeli, yedi-yüz kiremit örtülü, Müslim ve gayri müslim evleri var. Evlerin hepsi denize bakar. Gayri müslimler hediyelerle, Hünkârı karşılamaya koşup, ellerindeki muafnamelerin yenilenmesi emrolundu. Buradan yine deniz kıyısı ile güneye giderek (Karacaören) köyüne geldik. Yüksek bir bayır üzerinde, denize bakan mamur bir köydür... Buradan ileri İslamın duvarı (Kilidilbahreyn) kale ve kasabasına geldik.

KİLİDİLBAHREYN KALESİ:

Bu kaleyi evvela Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul'u fethetmeden önce yaptırıp, İstanbul Rumlarına gidecek zahire yardımını, bu boğazdan kesip, Akdenizlileri İstanbul'a yardım ettirmedi. Bundan sonra Fatih, Karadeniz boğazının iki tarafında dahi kaleler yaptırıp, düşmanı bütün, bütün sıkıntıya soktu. Bu kalenin inşasına tarih:
Lillezine bihi izzi liküfri bihi noksan,
Tarihi mebanihi «bünyan-i Mehmet Han»
Sene 856  (M. 1432)
Fatih, İstanbul'u fethettikten sonra, bu kaleleri daha çok mamur ederek, donanmay-ı hümayunu Mora seferine gönderdi. Kendisi de karadan gidip önce Mora adası ağzında (Gördöros) kalesini, Mostara kalesini ve daha nice kaleleri fethedip, Menekşe, Termeş ve Arhoz, İnebolu kaleleri kalıp, onları sonra Kaptan-ı derya Kasım Paşa, Süleyman Han'ın emriyle fethetmiştir. Süleyman Han, bu boğaz hisarlarını dahi tamir ettirmiştir ki, Anadoluhisarı�nın kapısının üstüne celi yazı ile şu tarih yazılmıştır. Sultan Süleyman'ın imar tarihi:
Dedi bir Pir-i Hıred-mend ana tarihi,
Kal'a-i Hüseyin pür mehabet ve cahü...
Sene 958 (M. 1551)
Bu kapı, batı tarafta deniz aşırı Rumeli kalesine bakan, iki kalın ve demirden yapılmış sağlam bir duvardır. Bu kale son derece sağlam olup, çevresi bin adımdır. Deniz kıyısında kumsal ve alçak bir yerde kurulmuş olduğundan hendeksizdir. Kuleleri, burç ve duvarları taş olup, beyaz kuğu gibi görünür. Kale içinde yetmiş adet kiremit örtülü asker evleri, buğday ambarları, Fatih camii, cephanesi ve mahzenleri vardır. Dizdarı, Cezayir levendi kılığında giyinmiş, gazi topçuları ve cebecileri vardır.

Topları: Bu İskender seddindeki toplara yeryüzündeki hiçbir devlet sahip değildir. Büyük ve ejder gibi toplardır. Hatta; bir topun içine, bir eskici girip çalışır ve kulacını atarak papucunu diker, Halki top, küpeli top, süklün top, sürülü top, nakışlı top, burmalı top enteresan olanlarındandır. Ben bu burmalı topun içine diz çöküp oturdum. Başımın topun üst dudağına dokunmasına daha bir karış isterdi. Ayaş Paşa topu, Süleyman Han'ın onikişer parça topları ellişer karış olup, ellişer okka, demir gülle atarlardı. Bu Akdeniz boğazında yirmi mil uzaktan kuş uçurtup, kolan söktürmezlerdi. Bayezid Han topları dahi on parça şayka toplardır ki, küçük hamam kubbesi kadar taş gülle atar. Hepsi deniz kıyısında, kalenin bir kat küçük hisar duvarında, yerle bir demir kanatlı kapılardadır. Yedi başlı ejder gibi arabalar üzerinde, kimisi yerde kundaklar üzerinde hazır durur. Her birinin yanında kırkar, ellişer adamları var. Yaz, kış, gece, gündüz fitil ellerinde hazır beklerler. Deniz üzerinden bir çırnık bile geçse, mutlaka bir top atıp, onu sağ geçirmezler. Her gece, her iki taraf kulelerinde, bekçi ve gözcüler «Yekdir Allah, yek» diye bağırarak nöbet tutarlar...

CİHANGİR PADİŞAHI KARŞILAMAK İÇİN KALEDE YAPILAN ŞENLİK

Saadetlû padişah, musahipleriyle, bu kale yakınında çadırını kurup, saadetle yerleşince Allah'ın büyüklüğü, bu Anadolu ve karşı Rumeli kalelerinden birbirleriyle savaşır şekilde yerden, duvarlardan ve burçlardan o kadar toplar atıldı ki, yer ve gök siyah barut dumanları ile doldu. Boğazın içi, dışı güm, güm gümledi. Anadolu kalesinin gülleleri, karşı Rumelihisarı dağlarının ta tepelerine varıp, yine geri dönerek denize düşüyordu. Bu sırada barut dumanı havaya dağılıyor ve iki kale, sanki; gece karanlığında gün aydınlığına çıkar gibi olunca, iki kalenin bütün kule ve hisarları, bedenleri flandıra, sancak ve bayraklarla süsleyip, bütün kale neferleri surları üzerinde gülbang-ı Muhammedi ile «Allah Allah» sesini duyurdular. Peşi sıra bir yaylım tüfenk ve bir yaylım dahi, bütün toplara ateş verilince, cihan velveleye düştü. Hepimiz hayran kaldık. Bu kere saadetlû Hünkâr: «iki kaleden birbirlerine top atıp, ta deniz ortasında biri birine tokuşdursunlar...»
Dediklerinde, meğer iki tarafta da toplar hazır imiş! Önce akıntıya bir küçük kayık koyuverdiler. Kayık akıp giderken beri Anadolu tarafından nasıl vurdularsa, kayığın her tahtası, havaya savruldu. Sonra Anadolu'dan, topçubaşı, karşı Rumeli'ne eliyle mendil sallamaya başladı. Üçüncü sallayışta birer topa her iki tarafta ateş verince; Allah'ın büyüklüğü! iki topun güllesi deniz ortasında birbirlerine rastlayıp, ikisi de havada dağıldılar. Ama, bir topa daha böyle mendil sallayıp, ateş ettiler, ikisi dahi hamam kubbesi kadar taşlar attı. Her iki taş deniz yüzünde bin parça olup, tuz gibi etrafa dağıldı...
Hülasa öyle bir gösteri oldu ki, tarifi imkansız!.. Görülmeğe değerdi... Hatta; Hünkar:
«Tiz, tekrar top şenliği yapsınlar» 
Deyince, Köprülü Hünkâr huzuruna topçubaşıyı çağırıp:
� Şimdi bu top şenliklerinde ne kadar barut harcandı? diye sordu. O da:
� Vallahi, sultanım! üçyüz kantar barut gitti deyince,. Koca Köprülü:
� Hünkârım! üçyüz kantar karşı kaleden gidip, hepsi altıyüz kantar barut keyfimiz için gitti. Bu Allah'ın vakfıdır. Düşman için atılır. Şenlik için beş, altı top yeter, diye Hünkârı şenlikten vazgeçilip, dizdarlara, topçubaşılara ve kethüdalara, toplam yirmi dört ağaya hil'atlar giydirildi. Sağ ve solunda kale neferlerine birer Rum kesesi ihsan olunup, hepsi aynı derecede memnun edildiler...

ANADOLU VAROŞU:

Kalenin kuzey batısında düz ve geniş bir sahrada bağlı ve bahçeli gayet mamur, kiremit örtülü, alçaklı, yüksekli ikibin adet evleri var. Her biri geniş olup, yolları da dar değildir. Temiz caddeleri vardır. Camilerinin en mükemmeli (Sultan Fatih Camii) Kurşunlu olup, çarşı içinde
olduğundan cemaati bol ve manevi havası zengindir. Yine çarşı içinde (Yeni cami): Kapısı üzerindeki tarihi «Secdegah-ı müslimin ve mü'min'in oldu tamam.» Sene 1055 (M. 1645). Çarşı içinde (Rüstem Paşa camii):ferah ve hoş yapılı bir camidir. Mescitleri de var. Üç adet tekkesi yedi adet çocuk mektebi, han ve hamamları vardır. Hamamlarından (Fatih hamamı), (Rüstem hamamı) havası hoş ve aydınlıktırlar. Çarşısında, sekiz yüz adet dükkânları var. Her çeşit sanatkâr mevcut olup, süslü pazar ve sultani çarşıdır ki, çoğu Fatih'in eseridir. Çeşmelerinden Sultan Ahmet Han çeşmesinin tarihi:     
Derviş İbrahim didi tarihini,
Ma-i cari çeşme-i ab-ı hayat...
Sene: 1025  (1616)
Su ve havası gayet güzel olduğundan, yer yer güzelleri var, Sair adamları, Cezayir levendi biçiminde ve kocamanlardır. Bağ ve bahçeleri çoktur. Beğenilen şeylerinden üzümü, tatlı şırası, müsellesi, üzüm turşusu, bulaması, köfteri, bastığı, pekmezi meşhurdur.

Bu şehirde ikiyüz nefer Hasan Paşa�lı geldi ise de, öldürülmeyip, Kaptan Paşa�ya teslim edilerek, küreğe kondu. Saadetlû padişah dahi buranın baştarde-i hümayuna binip, aşağı boğaz hisarlarını gezmekte idi. Anadolu ve Rumeli kalelerinden iki yüz parça balyemez, şayka ve parka toplar atıldı ki, Allah'ın büyüklüğü! her gülle kubbe kadar olup, deniz üzerinde keklik gibi seke, seke ta  (Kepez) burnuna ve Piyale Paşa bahçesine, Kamışlı burnuna, denizi Galata hendeği gibi açıp, dalgalandırarak uçardı. Karaya çıkıp dağları ve bağları alan, talan ederdi. Bazan, gülleler deniz içinde birbirlerine rast gelip korkunç bir ses çıkarırdı. Bu da garip ve acayip bir görüntü idi!...

Bizler dahi, Anadolu tarafından seyredip, karadan güneye dokuz saat giderek (Kale-i Sultaniye) ye vardık

AKDENİZİN DUVARI YENİ YAPILAN KALE-İ SULTANİYE

1068 (1657) tarihinde Sultan Dördüncü Mehmet�in şefkatli validesi din gayreti ve hamiyeti ile Allah rızası için malını harcayarak bu yerde bir kale inşasına başlattı. Sebebi şu idi:

Burası, Akdeniz boğazının ağzıdır. Buradan içeriye düşman gemileri girip, kalelerin top yetişmeyen yerlerinde demirleyerek, korkusuzca yatar ve İstanbul'dan, donanma gelince, akıntıya düşürüp yaka yakaya gelerek, mağlûp ederdi. Nice kere, böyle olup, donanmamız mağlûp oldu. Sonunda valide Sultan, bu kaleyi yaptırıp, büyük toplar yerleştirince, bir daha kâfirler kaleden içeri giremedi. Osmanlı donanması da, Akdeniz�de istediği ada ve vilayetlere gider oldu. Hakikaten, bu Kale-i Sultaniye himmet ve gayretle inşa edilip, yaptıranı da Valide Sultan olduğu için, adına da (Sultaniye) denmiştir. Bu Sultaniye'ye nazire olmak üzere Rumeli tarafına da, Sultan Dördüncü Mehmet Han dahi, İskender şeddine benzeyen sağlam bir kale yaptırıp, adına da (Hakaniye) denmiştir. Bu sırada saadetlû Hünkâr, denizden baştarde ile gelirken, Sultaniye ve Hakaniye o kadar toplar attı ki, sekdirmeler, baştardanın sağından, solundan geçip giderdi.

Saadetlû Hünkâr, Anadolu tarafında, otağında yerleşip, yeni kaleyi seyrederek bina emini Ankebüt Ahmet Paşa�ya bir hil'at ihsan etti. Topçu başı Ali Bali'ye, Muammer Ağaya ve öteki bina usta ve kalfalarına kırkar adet hil'atlar giydirilip şenlik yapıldı. Onu gördük ki, halk arasında yetmiş kalyon ile, Venedik generali Bozcaada altından gidiyor. Orada, Bozcaada muhafızı Sührab Mehmed Paşa�dan saadetlû padişaha ve Köprülü vezire hediyeler geldi.

KALE-İ SULTANİYE'NİN ŞEKLİ:

Deniz kıyısında, Yörüklü boğaz içinde ve kumsal yerde olup, bir tarafından nehir akarak kale dibinde Akdeniz'e dökülür. Kalenin bir burcu bu nehir kıyısında olduğundan, gizli suyolları henüz yapılmakta idi. Kale dahi, henüz tamamlanmamış olup, ancak deniz kıyısında büyük tabyalar üzerinde heybetli balyemez topları vardı.   Bu tabyalardan sekdirme toplar atılıp, gülleler bir taraftan öbür tarafa yetişmediğinden,  hemen Köprülü Mehmet Paşa içten gelen bir himmetle, bu binanın temelinden bir uzaklıkta deniz sığ yerlerine on tane çürük kadırganın içlerini bütün donanma forsaları ve Osmanlı askeri taş doldurarak, denize batırıp, ta ki; kale önünden bir mil öteye denize varıncaya kadar, bir haftada burun gibi doldurup, bir İskender seddi yaptırdı. O gün, üstüne büyük balyemez topları koyup, attırdı. Gülleler karşı tarafa geçti. Saadetlû padişah, orada bir mendirek burcu yapılmasını emredince, hemen inşasına başlanıldı. Kale tamam olmadığından imaret adına birşey yok idi. Ancak dörtgen şeklinde traştan çıkma, güzel bir kale olmada idi. Çevresi binyüz adım idi. Hisar içinde bir Hünkâr camiinin yapımına başlamışlardı.  Saadetlû padişah, bu kaleyi tamamlamaya gayret edip, bazen avlanmaya çıkıyordu. Birkaç tazı, zağar ve doğan haberini alıp, çarkçıbaşı Canbulad-zade, beni padişah emri ile, Bozcaada Muhafızı Şührab - Mehmet Paşa�ya gönderdi.

KALE-İ SULTANİ'DEN BOZCAADA'YA GİDİŞİMİZ

Evvela, on saat deniz kıyısını takiben güneye gidip, ada karşısında ve Kazdağı kıyılarındaki iskelede atları bırakarak, kayıklar ile Eşek adaları aralarından vardiya ile on milde geçip bin güçlük ve zahmet çekerek, Bozcaada'ya geldik...

BOZCAADA VEYA MAMAÇA KALESİ:

Rum tarihlerinde, bunun ilk kurucusu Kıdafe kızı Mamaça adlı kadın kral olduğu gösterilir. Sonra Cenevizlilerin eline girip, bu sırada İstanbul'u fethe gelen Emevi devleti askerleri buraya da çıkmışlardır. Sonra yine Cenevizlilerin eline geçmişse de, nihayet Osmanlılar, ellerine geçirmişlerdir. Sonra Boğaz hisarı da, Sarı - Kenan Paşa�nın kaptanlığı sırasında, Venedikliler burayı istila edip, kalesini mamur ve limanını da temizleyerek her birini istihkâmlarla takviye ettiler; ve içine onbin muhafız koyarak, mülkiyetlerine geçirdiler. Kaleyi aman ile kendilerine veren cebeci ve yeniçerileri, yeniçeri ağasını, muhafızı olan Abaza - Ahmet Paşa�yı, gemilerle İstanbul�a gönderdiler. Bunlar İstanbul�a geldiklerinde hepsi kılıçtan geçirildi. Köprülü Mehmet Paşa karadan, Osmanlı donanması denizden, Boğaz hisara varıp, bir gecede yiyecek ve içecekleriyle üçbin yiğidi Bozcaada'ya çıkartıp, arkasından Kazdağı tarafından üçbin serdengeçtiyi de yardımcı gönderdi. Birbiri peşine İslam askeri, gece büyük cenk ederek, kuvvet zoru ile kaleyi ve bütün adayı fethederek, herkesi memnun ettiler.

BOZCAADA'NIN ŞEKLİ:

Çevresi altmış mildir. Fakat kıbleye doğru uzunca olup, Anadolu'da Kazdağı tarafına yakındır. Bütün dağ ve bağlarında misket üzümü olur ki, hiçbir tarafta benzeri yoktur. Hatta; kazasker Zahki Efendi'nin bağlarında yetişen yedi çeşit kokulu üzüm, buralarda da yetişir.

KALENİN ŞEKLİ:

Adanın doğusunda, Anadolu tarafının göründüğü gibi kaya üzerinde yedi köşeli ve dirsek dirsek birbirini örten kaleler ve bedenler ile süslü olup, taş yapı, güzel bir kaledir, içi ve dışı, kapı araları silahlarla doludur. Etrafında kesme derin hendekleri var. Kapısı iki kat ve demirdendir. Hisar içinde epeyce kiremit örtülü evleri var. Dizdarı, kethüda, imam ve müezzin evleri mamurdur. Cephanesi, ambarları, suyolları ve bir hünkâr camii var. Çevresi bin adımdır. Topları gayet şahane olup ta, Eşek adalarını döver. Melek Ahmet Paşa�nın yaptırdığı kalede de uzun boylu toplar vardır. Bu tarafta yel değirmenleri dahi vardır.

Varoşunda ondokuz adet büyük, küçük kiliseleri var. Halkının çoğu Rum'dur, Liman yakınında han ve bekar odaları var. Limanı kapulu liman olup, altmış parça patrona gemi yatar. Venedikliler gayet güzel temizlemişler.

BOZCAADA'NIN HAKİMLERİ;

Her sene Bursa ve Biga sancağı beyleri gelip zeamet ve tımar erbabı ile, iki bin asker muhafaza eder. Kale dizdarı, kethüdası, çavuş ve mehterbaşısı, kale neferleri ve liman reisi vardır, İstanbul tarafından bir oda yeniçeri ağası ve başçavuşu, kâtip ile bir oda cebeci, bir oda topçu ve  dergâh-ı âli çorbacıları ve oda - başlıları, her zaman hazır dururlar. Şeriat tarafından yüzelli akçe payesiyle, büyük kazadır. Sipahi kethüda yeri muhtesibi ve bacdarı vardır.

Bozcaada'yı bir iyice gezip gördükten sonra, ertesi gün, muhafız Sahrab - Mehmet Paşa avdan geldi ve benimle buluşarak padişah emrini ve Canbolat - zade Çakırbaşı'nın mektuplarını alıp okudu, içindekiler anlaşılınca, «Emir padişahımındır» deyip kendisinde bulunan, on tazı ve on zağar köpeğini, yedi adet doğanı verdi. Ve ada muhafazasında olan alay beylerinden ve zeamet sahiplerinden yirmi tazı, onbeş dolaş, tola, sunar ve arayıcı zağarlarla, beş adet şahin ve zağanos, balaban ve doğan bulup mektuplar yazarak, bana, bir kese nal parası ve adamlarıma yüzer kuruş ve birer çuka verdi. Ertesi günü bütün doğan, tazı ve zağarları timar sahiplerine verip, Paşa ile vedalaştık. İskele başında yirmi oturak firkate ile kısa zamanda karşı tarafta Kazdağı toprağına geçip, atlarımıza binerek ikindi vaktinde (Kale-i Sultaniye)  ye geldik. Orada Çakırcıbaşı Canbolat - zadeye varıp, Söhrap Mehmet Paşa�nın mektubu ile doğan, zağar ve tazıları teslim eyledim. O dahi, Köprülü'ye bildirip, «Var padişaha teslim eyle» deyince, ben dahi, altmış adet tazı, zağar ve doğanları birer adamın ellerine verip, tazıları diba, şib ve zerbaf çullarıyla, zağarları gümüş tasma ve cila zincirleriyle, şahinleri sırma üsküf ve ipek eldivenleriyle padişah huzuruna çıkartarak, başımı yere koydum. Padişah, her hayvana dikkatle bakıp, son derece hoşlanarak, bana bir hil'at-ı fahire, yüz adet sağlam altın ve doğanları getirenlere beşer kuruş ihsan etti. Dışarı çıkarak çadırımıza geldik.

Sonra; padişah hazretleri Anadolu'daki Kale-i Sultani'den karşı Rumeli'deki kalelere geçmek isteyip, Kaptan-ı derya Köse - Ali Paşa ve baştarde-i hümayun ile bir milde geçti. Biz de buradaki kaleleri gezmeye başladık...

KALE-İ HAKANİYE�NİN VASIFLARI:

Bu kalenin dahi, sadrazam Köprülü'nün teklifi ile 1068 (M. 1664) tarihinde Sultan Dördüncü Mehmet�in gaza malı ile yeniden yapılmasına, başlanılmış idi. Saadetlû padişah, buraya vardığında, Osmanlı donanmasının bütün forsaları ve kapudan Paşa�nın eyalet zaimleri ve cebelileri ve birçok mimar ve usta, onbin kadar reaya toplanıp, büyük bir gayretle çalışırlardı. Deniz kıyısında yalçın kaya üzerine önce büyük topları koyup, saadetlû padişah buraya baştarde ile gelirken, bütün toplara ateş verilerek şenlik ilan edildi. Her topun gülleleri deniz üzerinde seke seke Bozcaada yakınına kadar gittiler. Çünkü; bu kale Akdeniz'e göğüs vermiş, yalçın kaya üzerinde, sırtı dağlara yaslı bir yerde yapılmaktadır. Allah tamamlanmasını nasip ede... Önce hisar içinde, bir hünkâr camiinin temelini atmışlar. Kalenin kara tarafına geniş ve derin bir hendek kazmışlar ki, adam aşağı bakmağa cesaret edemez. Bu taraf duvarları iki kat kalın duvardır ki, kırk ayak genişliktedir. Çevresi binüçyüz adımdır. Limanı kalenin kuzeyinde olup, iyi demir tutar ve donanmay-ı hümayun, seksen parça kadırga ile burada demirleyip, rahat yatarlar. Padişahın geldiği gün, kapudan Paşa büyük bir ziyafet vermiştir ki, dil ile tarif olunamaz!.. Ziyafetten sonra padişaha diş kirası on kese, on köle, bir mücevher eğerli küheylan at, bir baş diba çulu yelkender at takdim etti. Bu sırada uygun hava ile bir Mısır şaykası giderken derhal İmroz adası altından on parça düşman kalyonları orsa bayraklarını döküp, bütün yelkenlerin açmış gelirler. Onlar orsa  orsa şayka üzerine varmaya gelirken, şayka da, Bozcaada üzerine dümen kırıp, yelken açıp, burnunu düzeltti. Hemen, sadetlû padişah gazablanıp:

«Bre, bizim donanma gemileri, şu kalyonları karşılayıp, şaykayı kurtarsınlar.»

Deyince; bir anda Maryoloğlu-Mustafa Paşa, Memi Paşa-zade Mahmut Paşa, Abdulkadir Paşa, Eğriyüzlü, Köse - Ali Paşa, Maryoloğlu Hasan Paşa, Durak Bey, Hüsamoğlu ve diğer on parça forsa yalpa kadırgalar salpa demir avanta rebalsa deyip, akıntı ile şimşek gibi şakıyarak gittiler. Şayka üç parça düşman gemisi kendisine yetişmek üzere iken, yetiştiler. O sırada hava sertleşti. Geri ve ileride düşman gemileri dermansız kaldılar. Hemen, on parça gemilerimiz avanta edip, üç parça düşman gemisine aman vermeyerek, padişahın huzuruna getirdiler. Bütün beylere ve Paşa�lara birer hil'at verilip, Köse - Ali Paşa�ya, bir samur libace ihsan olundu.! Frenk esirlerin de küreğe konulması emredildi. Gemileri de alıkonuldu. Geride kalan düşman gemileri içlerinin acısından, Bozcaada önüne varıp kaleyi topa tuttular. Bozcaada kalesi de onlara top atarken, Melek - Ahmet Paşa kalesinden atılan bir patrona isabet etti ve hemen orada battı. Üçyüz adet düşman esir edilerek, padişah huzuruna getirildi. Batan kalyonu çıkarmaya da on parça kadırga ve dalgıçlar gönderildi. «Hemen işi kötü olan düşman, bu rezilliğini görüp, yelkenlerini açarak yenik ve üzüntülü, Limni tarafına gitti.» diye Akşar burnu tarafından gelen bir firkate haber verdi, işte buradan, bütün Rumeli sahilinde bulunan yirmi altı parça Mora ve diğer kalelere saadetlû padişah ulaklar ile:

«Kalelerinizi koruyunuz. Zira Venedik donanması o tarafa gitmiştir.»

Diye, haberler gönderdi. Sonra saadetlû padişah baştarde-i hümayuna binerek Gelibolu'ya gitti. Ben dahi, atlar ve adamlarımla karadan gidip, sonra Hüsam Beyoğlu kadırgasına Silahşor Gazaopğlu Ahmet Ağa ile bindik. Osmanlı donanması uygun bir havada, tam otuz mil kuzeye doğru yol alarak, (Burceyn) kalesine geldik.

KİLİDİLBAHREYN BURCEYN KALESİ:

856 (M. 1452) tarihinde burada dahi Fatih Sultan Mehmet iki kale yaptırarak, adına (Burceyn) demişlerdir, İstanbul�un fethinden sonra dahi buraları genişletip, mamur etti. Sonra Süleyman Han bizzat Malta ve Rodos seferlerine çıkıp, Rodos fethi ganimetiyle burayı daha da mamur eyledi...

BÜTÜN BOĞAZ VE RUMELİ TARAFI:

Rumeli toprağında, Kapudan Paşa eyaletinde ve Gelibolu sancağı idaresinde olup, yüzelli akçe payesiyle itibarlı kazadır. Asıl hakimi, dizdar olup, kale neferleri ve bölük ağaları var. Kalesi Deniz kıyısında dört-köşe, rıhtım bina sağlam ve istihkâmlı bir hisardır. Arkasından güneye doğru dağlardır. Üzerleri baştanbaşa bağlar olup, doğu tarafına bakan iki kat güzel demir kapıları vardır. Hisar içinde kiremit örtülü evler, bir adet hünkâr camii, buğday ambarları ve cephanelikleri var. Diğer çarşı, pazar, han ve hamam yoktur. Deniz kıyısında, Fatih'in, Bayezid'in Modon ve Koron kalelerinden getirdiği toplar var. Süleyman, ikinci Süleyman, Üçüncü Murat, Ayaş Paşa, Piyale Paşa topları var ki, her biri birer kale değer. Hatta; saadetlû padişah baştarde-i hümayun ile gelirken iki taraf kalelerinden top atışları yapılıp, ikiyüz adet sekdirme gülleler atıldı. Atış sırasında, bu Rumeli kalesinin bir büyük şayka topu parçalandı ve zelzelesinden evler harap oldu. Sonra Hünkârın fermanıyla tamir edildi.

Deniz kıyısında hep altmış iki top vardır. Kırk top da hisarın içinde vardır. Bütün cephanesi mükellef ve mükemmel olup, Murat, İbrahim ve Sultan Dördüncü Mehmet Hanlara musahip olan tavşan dilsizi, Köprülü vezirin emriyle bu kalede hapsedilmişti. Zavallı, neferler gibi silahlı olarak nöbet bekliyordu...

RUMELİHİSARININ VAROŞU:

Kalenin kuzey tarafına yedi, sekiz yüz kadar tek katlı ve iki katlı, kiremit örtülü, güzel evleri vardır. Elli akçe payesiyle kaza olup, kadı burada oturur. Yeniçeri serdarı, sipah kethüda yeri gibi hakimleri yoktur. Bir hamamı vardır; ama, o kadar iç açıcı değildir.  Halkı son derece edepli ve çoluk,  çocuk sahibi kimselerdir.  Üç adet sıbyan mektebi vardır. Etraf da bağ ve bahçe çoktur...

Buradan, dost arkadaşlar ile kalkıp, (Keyllik burnu) denilen yerde zevk ve sefa ettik. Sabahleyin yine hep birlikte Piyale Paşa bahçesinde eğlenceye dalmış iken vakarlı Padişah dağlara avlanmak için gitmek üzere yanımızdan geçti. Bu bahçe, acaib ve garip şekilde düzenlenmiş bir İrem bağıdır ki; her tarafının ayrı biçimde parmaklıkları, havuz, şadırvan, sebil ve fıskiyeleri olup, ne dil ile, ne de kalem ile anlatılamaz. Konya'nın İrem bağlarına benzer bir yerdir. Buradaki çeşmenin tarihi şöyledir:
«Hatif Kudsi didi,
Tarihin ol dem anın,
Nûş idelim zulali, Al-i Aba ruhuna...»
Sene 887
Bu bahçenin dillerde söylenen özelliklerini olduğu gibi yazsak, seyahatten kalmamız gerekir. Buradan yine, bütün dostlar ile Rumelihisarı�na geldik. Orada yatan irfan sahibi zatların ziyaretlerine koştuk. (Abdi Baba ziyareti) : Yazıcı - zade Mehmet Efendi'nin halifelerindendir. (Şeyh Ali Efendi ziyareti).

O esnada Hünkâr, baştarde ile Gelibolu'ya gitti. Ben de, Gazzazoğlu Ahmet Ağa ile karadan gidip, kuzey tarafta (Maydos) kasabasına geldik.

MAYDOS KASABASI:

Gelibolu toprağında, deniz kenarında olup, hakimi subaşısıdır. Sahilde sekiz yüz adet üzerleri kiremit örtülü, sanat eseri saraylardır. Öyle Hıristiyan evleri vardır ki, parıltılarından insanın gözleri kamaşır. Zira bu kasaba Hıristiyanları, İstanbul evlerini yapan usta dülgerler olup, burada otururlar. Zaten «Maydos dülgeri» Rum'da meşhurdur. Burada, hakimden başka İslam olarak kimse yoktur. Kiliseleri vardır. Bağları gayet çok olup, her tarafta Maydos şarabı meşhurdur. Kasaba dışında yel değirmenleri olup, ince ve beyaz unları olur.

Burada bir gece sohbet ettik. Buradan yıldız yönünde gidip, (Kovanlı) köyüne geldik. Gelişmiş, reayası olan bir zeamet köyüdür. Buradan da ileri giderek (Gelibolu) kalesine geldik.

GELİBOLU KALESİ:

Yunan tarihçilerinin söylediklerine göre, bu kaleyi de Kral Flikos yaptırmıştır. Birçok kere diğer kralların eline geçmiştir. O zamanlar Rumca adı (Flikos pergar) imiş. Sonra 785 tarihinde Gazi Süleyman Paşa fethetmiştir. Muhammediye eserinin sahibi bunun adını (Gelibol)�dan değiştirilmiş olarak söylendiğini kabul eder. Halk ağzında (Gelibolu) adiyle meşhurdur. Fetih tarihi için (Bismillahirrahmanirrahim) demişlerdir. Bursa'dan sonra Rumeli'de bu şehir ikinci taht merkezi olup, Gazi Hüdavendigar burada (Murat Bey, «azze nasarahu duribe fi Gelibolu» yazısıyla) para (sikke) kestirmiştir. Büyük validem rahmetli de, çeyrek dirhem kırk-elli akçesi vardı, saklardı; ben kaç kere gördüm. Sonra Süleyman Han Gazi, bu Gelibolu'yu Derya kaleminden kaptan Paşa�ların eyaleti olmak üzere yazdı. Hala, o kanun üzere, kaptan Paşa�ların merkezidir. Burada güzel sarayları ve kadırga tersaneleri vardır. Süleyman Han kanunu üzere kaptan Paşa�nın Padişah hassı (885.000) akçedir. Eyaletinde tam onbir sancak vardır ki, üçü salyane ile zabt olunur. Eyaletin defter kethüdası, tımar defterdarı ve defter emini vardır. Sancakları da şunlardır: Ağrıboz, Karlı ili, Rodos, İnebahtı, Midilli, Koca ili, Karabiga, sığla, Mestre... Salyane ile zabt olunan sancakları Sakız, Lukşa ve Mehdiye'dir.

Gelibolu şehri, Paşa tahtı olup, livasında 6 zeamet, 122 tımar vardır. Çeribaşısı ve yüzbaşısı bulunur. Savaş sırasında cebelüleriyle yararlı ve namlı asker verir. Askeri, Kaptan Paşa ile birlikte karadan ve denizden sefere koşarlar. Kaptan Paşa�nın da bin adet cebelü askeriyle sefere katılması kanundur. Üçyüz akçe payesiyle şerif kaza olup, köylerinden kadılara beher sene on kese gelir olur. Ama, kaptan Paşa�ya her sene adalet üzere yetmiş bin kuruş gelir olur. Av, gemiler ve diğer şeyler de düşüp alırlarsa senede bin kese para almış kaptan ve vezirler de çoktur... Şehrin şeyhülislamı, nakibüleşrafı, ayan ve eşrafı, yeniçeri çavuşu, serdar ve sipah kethüda yeri vardır. Gümrük eminine yetmiş yük akçeye iltizamdır. Muhtesip ağası, mimarbaşısı, liman reisi ile subaşısı da vardır. Kale dizdarı ve onbir bölük ağası vardır ki, hepsi tersaneye hizmet ederler. Her esnafın şeyhleri vardır. Hatta, ulûfeli dalgıçları olup, elli-altmış kulaç deniz dibine dalarlar...

GELİBOLU KALESİNİN YAPISI VE YERİ:

Bu kale, Rum sahilinin Rumeli tarafında, kayalık bir tepe üzerinde, altıgen şeklinde, yontulmuş taş ile yapılmış, havalesiz, hazırbaş bir kaledir. Yetmiş adet kulesi, binikiyüz adet duvar dişleri vardır. Hendeği kesme kayadan sarp hendektir. Eski zamanda içinden deniz dolaşır imiş. Şimdi hendek içinde su yoktur. Güney tarafında, bir demir kapısı vardır. Çevre uzunluğunu bilmiyorum. Her ne kadar Kefe ve Selanik gibi büyük hisar değilse de, yine de kuvvetli ve dayanıklı bir kaledir. Kalenin içinde üçyüz adet iki ve üç katlı, bağsız, bahçesiz, kiremit örtülü asker evleri vardır. Dizdarı, kethüdası; topçu başı ve cebeci başı evleri buradadır. Cephaneliği, erzak ambarları, su sarnıçları da burada olup diğer çarşı ve pazarı varoştadır. Hünkâr camii, padişaha ait hazineler, imam ve müezzin evleri dahi buradadır; Aşağıda, Kilidülbahir gibi önemli ve gösterişli kaleler olup, Gelibolu onlara göre iç il sayıldığından, o kadar büyük balyemez topları yoktur. Küçük ve büyük yetmiş adet şahane topları vardır.

GELİBOLU'NUN VAROŞU:

Kalenin güney tarafında, batısında ve kuzeyinde olmak üzere geniş ve düz bir arazi üzerinde, kazanın bağlığında olup, doğu tarafı Rum denizidir. Lakin büyük imaretlerinin çoğu, garip ve acaib eserleri kalenin batı semtine düşmüştür. Buradaki mahallelerin adedi altmışüçtür. Yedi, sekiz yüz kadar tek ve çok katlı, güzel, kiremit örtülü, balkonlu, billur ve Necef kakmalı pencereler ile süslü, temiz yollar etrafında yapılmış evlerdir...

CAMİLERİ:

Zaviye, tekke ve mescit olarak hepsi (164) mihrabdır. Kale içinde (Sultan Camii), (Ahmet Paşa Camii) gayet mükemmel, kubbeleri halis kurşun ile örtülü güzel bir cami olup, kıble kapısı üzerinde şu tarih yazılıdır:

«ilahi! tekabbele tarihina
Yessirn'l-cennati lisahibihi»                                   
Sene 941

MUSLİH  PAŞA CAMİİ:

Yapıcısı Selim Han'ın vezirlerindendir. Kendisi, Mısır veziri olduğundan bu camiin mimar ve mühendisi ile ustalarının hepsini Mısır'dan getirtip, öyle hoş bir şekilde yaptırmıştır ki; hesap ilmini bilenler bunun üstün sanatını görenler hayretler içinde kalır!... Kubbeleri kurşun örtülü olup, bir tabakalı, nazik, yuvarlak bir minaresi vardır. Bunun da kıble kapısı üzerindeki tarihi şudur: «Beta'llahu şane sahibini 883».

Mescitleri çoktur. Medreselerinden (Sarıca Paşa medresesi) meşhurdur. Dokuz yerde Kur'an-ı azim ve Kıraat-ı seb'a okunan darûlkur'aları vardır. Her büyük camide bir şeyh bulunur. Gelibolulular, Yazıcıoğlunun Muhammediye kitabını ezberlemeyi çok seviyorlar. Halkı soylu ve olgun olup, her birerleri binlerce hadis-i şerif ezberlemişlerdir. Tekkelerinden (Mevlana Celaleddin Rumi) tekkesinin Rumeli'de benzeri yoktur. Yetmiş, seksen adet fukarası vardır. Mutfak, kiler, semahane ile bezenmiş olup, Mevlevilerin ve iman sahiplerinin karargâhıdır. Şerifi dedelerden olup Mesnevi okuyan Ağa-zade efendidir. Birçok defa kerametleri görülmüştür. Hamd olsun şerefli derslerinde hazır olup, şeref sohbetleriyle şereflenip, mübarek ellerini öptük.

YAZICI - ZADE TEKKESİ:

Ulu bir tekkedir. Bürayi tarikatından dervişi çoktur.

SİNAN PAŞA TEKKESİ:

Deniz kenarındadır. Yemek pişirilecek yerleri ve yüksek dağları olan güzel bir eğlence yeridir. Bu şehrin yalnız ondört yerde kurşun örtülü mükellef imareti vardır.

AHMET PAŞA ÇEŞMESİ:

Meşhurdur. Tarihi «Barekallahu zehi ceşme-i Ahmet Paşa 1106» dır. Sekiz adet şifalı hamamı vardır: Şengül hamamı, Karaca Bey hamamı ve Alaca hamam meşhurlarıdır. İkiyüz kadar da ev hamamı vardır. İskele başındaki gümrük çok işlek bir iş yeridir. Onbir kadar bekar odası, çarşısı ve dokuz yüz dükkânı olup, okçuları ve yaycıları gayet hünerlidirler. Halkı, dinç yapılı olduklarından, yüzleri nurlu olup, buğday benizlidirler. Eşraf ve ayanından: Gümrük Emini Şeydi Ali Çelebi ve Parsa Çelebi meşhurlarıdır. Tabiblerinden (Resul Çelebi, cerrahlarından, okçularbaşında Menemenli Ali Usta, alimlerinden, Mevlevi şeyhi Ağazade Efendi ve Yazıcızade tekkesi şeyhi ünlü ve sayılan kimselerdir.

Halkı, levendane çuka bağır yeleği, başlarındaki fes üzerine dayı sarığı sarıp gezerler. Kadınları çeşitli çuka ferace ve ezar bürünüp, yüzlerine burka örtüp, edeplice gezerler. Halkın çoğunun isimleri şöyledir: Hızır Çelebi, Bali Veli Çelebi, Eceoğlu gibi., Kızlarının adları: Çiğdem, Meryem, Sevindi, Şahgül, Hayriye, Nisa, Emine gibi... Kölelerinin adları: Tezgeldi, Canyazar, Hayırlı, Bereketli, Şücah, Rıdvan, Sadık; Cariyelerinin isimleri: Bizar, Biçare, Şekerpare, Mehpare, Balkız, Şadmar.

Kale dibinde latif bir liman vardır ki çok güzel yataktır. Tersanesinin gözlerinde hala gazi kadırgalar vardır. Şehrin kuzeyinde, deniz kenarında minare gibi yüksek bir kale vardır ki; orada her gece fener yakıp, bütün gemilere yol gösterirler. Hıristiyan mahallelerinde birer küçük kilise vardır. Lakin manastırları yoktur. Reayası hep rumdur. Rum denizi sahilinde ve havası İstanbul gibi mutedil olup ne kışında, ne de yazında şiddet yoktur.

Beğenilen şeyleri: Pota oku ve Çayırlıoğlu yayı meşhurdur.
Halkın işi ve kazancı; Bir kısım halkı gemicilerdir. Bir kısmı bağcı, bir kısmı da kara ve deniz tüccarıdır. Ayrıca sanatkâr, sanayici ve Allah yolunda mücahitler de vardır. Ürünlerinden taneli buğdayı, baklası ve börülcesi meşhurdur.

İmaretlerinden (Sinan Paşa imareti) ve (Ahmet Paşa imareti) ünlüdür. Yiyeceklerinden beyaz ekmeği, kırmızı pekmezi, bütün meyveleri, kokulu reçelleri ve köfteleri çok beğenilir.

Çeşitli içeceklerinden Gelibolu müselleri, bulaması ve ayva ezmesi meşhurdur. Etraf ve civarında otuzbirbin bağı vardır.

Halkı: Ahalisine «Ece kavmi» derler ki, ne Çıtak, ne Yörük ve ne de tamamıyla Türk�tür. İlk defa Anadolu'dan Rum'a gelip çeşitli diller ile karıştıklarından, kendilerine mahsus bazı sözleri vardır. «Cömerdim kaldım» derler ki (baka kaldım) demektir. «Ebet» derler ki hayret anlamınadır. «Keremliçeli» iyilik edici demektir.

Ziyaret yerleri: Hakikatleri söyleyen, insanlara nasihat eden, tarikat nuruna kavuşmuş, gizli sırları bilen, akıl ve şer'in koruyucusu, asıl ve fer'i bilen, yüksek soy sahibi... (Şeyh Mehmet Efendi Yazıcızade) : (Muhammediye) adlı güzel eserin sahibi, Koca İkinci Murat Han zamanında meydana gelmiş ve Hacı Bayram Veli'den terbiye almış, eşsiz bir incidir. Fetih babası ikinci Mehmet Han zamanında olgunlaşmış ve Muhammediye adlı güzel eserini de Gelibolu'da yazmıştır. Halen Bayramı tarikatından nice yanık aşıkları vardır. Allah'ın rahmeti üzerine olsun...

Kâtip Selahaddin oğlu Şeyh Ahmet Bican ziyareti: Bu zat, Muhammediye sahibi Mehmet Efendinin küçük kardeşidir. «Envarü'l aşikin» adlı değerli kitabın yazarıdır. Kardeşinin yanında yatar.

1063 tarihinde Melek - Ahmet Paşa ile Sofya'ya vardığımızda, ihtiyar bir imam, bize, mezarlığı gezdirirken bir kabrin önünde durup «Yazıcızade Ahmet Bican Hazretlerinin ruhu için el-Fatiha» demesi üzerine ben söz edip «bunun kabri Gelibolu'dadır» dedim. İmam; «Hayır, biraderi ile aralarında anlaşmazlık olduğundan, bu Sofya şehrine gelip, burada vefat etmiştir» dedi. Doğrusunu Allah bilir. Bunların büyük babaları da buralarda yatmaktadır ki; nurlu kabri üzerinde «Haza merkad-i katib-i Selahaddin İbn Şecaeddin» yazmaktadır. Bu azizin dahi, evlatları gibi, birçok eserleri vardır. Bunlardan yıldız ilminde (Seb'ul-Mesani) adlı eseri yedi gezegen gibi bilinen bir kuyruklu yıldızdır. (Mülhime), (Tabirname) adlı değerli kitapları, tıp ilmine ait nice değerli, küçük eserleri vardır. Yazı ilminde dahi, Yakut Musta'sami gibi hünerini gösterdiği için «Kâtip Selahaddin» namıyla ün yapmıştır. Rahmet üzerine olsun...

Evliya Sinan Paşa ziyareti: Deniz kenarında, İrem bağı gibi, güzel bir tekke içinde yüksek kubbede yatar.

Alemdar Ali Baba ziyareti: Bu da Gazi Sinan Paşa yanında yatmaktadır.

Şeyh Ağır-zade Efendi ziyareti: Ben hakir nice kere şerefli sohbetlerinde bulundum. Mesnevi-i Kenz-i iz'an'ın okuyucusu ve Mevlevi şeyhi, tarikat ehli ve yol gösterici bir zat idi. Birçok kerametleri Akdeniz gemicileri arasında ün salmıştır. «Şeyh Alâeddin ziyareti»: Halen gönül ehlinin ziyaret yeridir.

Yazıcı - zade Mehmet Efendi makamı: Deniz kenarında, bir kaya içinde, mağaradır. Mehmet Efendinin zaviyesi imiş. Muhammediye adlı kitabını da orada yazmıştır. Bu mağaraya girenlerin dimağları kokulanır. (Şeyh Mehmet Dai ziyareti: Birkaç sefa ehli ile atlarımıza binip Gelibolu etrafını dolaşarak (Üç baş köyü) ne geldiğimizde bir zaviyeye girerek Mehmet  Dai Hazretlerini ziyaret ettik. Yakın zamanda yaşamış olgundan, yaşlı kimseler dediler ki:

Aziz merhum bu tekkede annesinin rahminden ayrılmış olup, Gelibolu'da, Bayramı tarikatına girmiş ve yetişmiştir. Sonra İstanbul'a varıp Üsküdarlı Mahmut Efendi'den celveti fakr cihazını kabul etmiştir. Tarikatında söz sahibi olunca, Sultan Ahmet Han'ın sohbetlerinde bulunmuş ve Sultan Ahmet kendisine bu köyü temlik etmiş, eline ferman vermiştir; buraya geldiğinde, bu tekke ve mescidi helal kazancıyla yaptırdıktan sonra, vefat edip burada defn olunmuştur.» Hatta, mezar taşında yazılı olan (Dai 1019) vefat tarihi imiş.

Bu ziyaretlerden sonra, nice sefa dostu ile vedalaşıp Gelibolu'dan batıya doğru bağ ve bostanlar içinden düz ve gelişmiş sahraları geçen (Bolayır) kasabasına geldik.

BOLAYIR KASABASI

Gelibolu'ya bağlı, bakımlı, muaf ve müsella bir kasabadır. Gazi Süleyman Paşa, Rumlar elinden kuvvet ile alıp, imareti vakfetmiştir. Ama kalesi haraptır. Hala, lalezar ovasında tepe, tepe asker kemikleri durmaktadır. Bu harp meydanındaki vuruşmada Rumlar ile İslam askeri o kadar cenk ve cidal ederler ki; İslam askeri ile kâfirler karmakarışık olurlar. Her iki taraf askeri birbirlerini tanımazlar. Hemen Gazi Mihal, Süleyman Paşa�ya gelip der ki:
«Şehzade! İslam askeri, Rumlarla karış katış olup, kızıl kana boyandıklarından fark olunamıyor.»
Demesi üzerine Süleyman Paşa� :
«Bre lala! var şu İslam askerini bul, ayır da, sonra kaleyi feth eyle�
Dediğinde Gazi, hakikaten öyle yaparak kaleyi feth  (758)   eder, ismini de Bolayır koymuştur. Bir dereli, bayır, çayırlı, bağ ve bahçeli, verimli toprakta kurulmuş güzel bir yerdir. Şeriat tarafından naibi, Evkaftan mütevellisi vardır. Kethüda yeri, yeniçeri serdarı ve nakibi hep Gelibolu'da otururlar.

İmaret yerleri, yedi mahalledir. Dağınıkça yapılmışlardır. Bin adet kiremitle örtülü evleri vardır. Kurşunlu camii, tekkesi, hanları, hamamı,  yüz adet dükkânı, Gazi Süleyman Paşa yapısı ziyafet evi vardır.

ORHAN OĞLU SÜLEYMAN PAŞA ZİYARETİ:

716 senesinde doğmuştur. Önce kırk kişi ile Ece Yakup, Ece Bali, Ara, Balı, Kara Koca, Kara Hace, Kara Mürsel, Yalvaç Dede; Hali Dede koca yiğitlerinin idaresinde Kapı Dağı'ndan sığır ve at tulumları üzerine sallar dizip, Rumeli�ne geçerek önce (Eksmil) adlı kaleye sarılıp, aman vermeyerek feth ederler. Rumca (Eksmil) «altı mil» demektir. Buradan Kapı Dağı'na altı millik mesafe vardır. Sonra Bolayır kalesini 758 tarihinde fethetmişlerdir. Sonra Süleyman Paşa, bir kaza, doğan kuşu salıp ardı sıra avı kovalarken, attan tekerlenip vefat eder. Bu şehir içinde nurlu kabrinde defn edilmiştir.

Buradan batı tarafına giderek, (Kavak) köyüne geldik. Daha önce kasaba gibi güzel bir köy imiş. Ben gördüğümde, zelzeleden henüz harap, yer yer evleri kalmış idi. Bu köy, bir boğaz ağzında kurulmuş olup, bir tarafı Akdeniz'dir. Bir tarafı da Akdeniz'den girmiş olan (Enez) körfezidir ki; uzunluğu seksen mil kadardır. İki tarafı eski zamanda sağlam kaleler imiş; halen kalıntıları görülmektedir. Hatta, eskilerin, bu Kavak adlı köy yerinden kesip de Akdeniz'i Enez körfezine karıştırmak istedikleri yer dahi açıkça görülür. Eğer öyle olsa idi. Gelibolu, Bolayır, Kavak ve Eksmil kaleleri bir adada kalırdı. İhtimal ki, Edirne, Malkara ve Dimetoka şehirlerine düşman gemilerinin gelmesi kolay olur diyerek, bu düşünceden vazgeçmişlerdir. Bu Kavak köyü dibinde, Gurabadad (Eksmil) kalesi vardır; 758 tarihinde Osmanlıların Rumeli'nde ilk fethettikleri kaledir. Rum denizi sahilinde dört köşeli, harapça, taş yapı, küçük bir kaledir. Etrafında Rumlar otururlar.

Bunun doğu tarafından, gelişmiş köyler arasından giderek (İpsala kalesi) ne geldik. 758 tarihinde, bunu, Edirne kralının elinden Gazi Süleyman Paşa alıp, cuma selamını (namazını) burada kıldığından «iptide's-selah» dan değişmiş olarak İpsala adı ile kalmıştır. Fetihten sonra tekrar Rumların eline düşmüş ise de, sonra Gazi Hüdavendigar zamanında, Lala Şahin Paşa tarafından yine fethedilmiştir. Halen Rumeli eyaletinde yüzelli akçelik kazadır. Yeniçeri serdarı ve sipah kethüda yeri vardır. Meriç, Tunca ve Arda nehirlerinin birleştikleri yer verimli geniş ve şirin bir yerdir. Firecik şehrinin doğusunda olup, araları bir merhale mesafedir. İpsala'dan Malkara'ya gitmek isteyenler, burada gemilere ve sallara binip, karşıya geçerek, yarım saatte geçerler. Meriç nehri, deniz gibi geniş bir nehirdir...

İpsala'nın evleri; hepsi kiremit örtülü olup, tek ve çok katlı, güzel evlerdir. Kervansaraylarından Sultan Süleyman zamanında yapılmış olan (Hüsrev Kethüda kervansarayı)'nı, Süleyman Han mimarı, Sinan bin Abdülmennan yaptırmıştır. Sağlam, güvenli bir kale gibidir. Bütün kubbe ve avluları, at ve deve ahırları baştanbaşa mavi kurşun ile örtülüdür. Mermer ustası bir bu imaretin kapı ve duvarlarına öyle kuvvetli tişeler (keski) vurmuş ki dil ile anlatılamaz!.. Darüzziyafe imareti de meşhurdur. Özellikle kış mevsimlerinde sığınacak, rahat bir yerdir ki; içine giren kimse hayat bulur. Zira gece, gündüz, zengin ve fakire, genç ve ihtiyara bir tepsi içinde birer tas buğday çorbası, yine herkese birer ekmek ve her gece ocak basma birer yağ kandili, her at başına birer torba arpa, her cuma gecesi de birer sini yahni, pilav ve zerde verilir. Hayratı sonsuzdur. Hasılı Keykavus ve Selçukoğulları mutfağına benzer bir hayır yeridir. Altmış adet dükkânı olup, içinde ne aranırsa bulunur. Buradan doğuya giderek bağ ve bahçeli, gülistanlı, güzel köyleri geçerek (Enez kalesi) ne geldik.

Evliye Çelebi:  Tam Metin Seyahatname Cilt:5 S:207-224


Logged

Alparslan
Robot Moderatör
Anahtar Kelime
*****
Offline Pasif

Mesajlar: 4530


View Profile
Re: Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale
« Posted on: 21 Mayıs 2012, 09:48:42 »

 
      uyari
TarihBilimi.Com - Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale

giris  kayit
Anahtar Kelimeler: Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale konusu, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale dersi, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale sunu indir, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale slayt yükle, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale indir, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale hikayeleri, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale resimleri, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale haber, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale video, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale film, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale videosu, Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Çanakkale haritasi,haritalari
Logged
zzz
Üye

*


Teşekkür
-Edilmiş: 0
-Alınmış: 0

Avatar Yok

Üye No : 2324

Nerden :

Konu  :
0

Mesaj : 1

Çevrimdışı
« Cevap Yaz #1 : 26 Mart 2011, 20:20:19 »

Çok teşekkürler işte budur. yaşa
Logged
Sayfa: [1]
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et Okunmadi Say Bu Konuyu Gönder Yazdir
 
Gitmek istediğiniz yer:  


Benzer konular
Konu Başlığı Başlatan Cevaplar Görüntülenme Son Mesaj
Çelebi
C-Ç
Alparslan 0 290 Son Mesaj 19 Temmuz 2009, 19:26:09
Gönderen: Alparslan
Çelebi Mehmed
C-Ç
Alparslan 0 263 Son Mesaj 19 Ağustos 2009, 02:56:41
Gönderen: Alparslan
Evliya Çelebi
E
Katun 0 329 Son Mesaj 19 Ağustos 2009, 03:02:47
Gönderen: Katun
Hezarfen Ahmed Çelebi
H
Katun 0 263 Son Mesaj 19 Ağustos 2009, 03:18:01
Gönderen: Katun
Kâtip Çelebi
J-K
Katun 0 246 Son Mesaj 19 Ağustos 2009, 03:27:36
Gönderen: Katun
Süleyman Çelebi
S-Ş
Alparslan 0 312 Son Mesaj 19 Ağustos 2009, 15:13:13
Gönderen: Alparslan
Veled Çelebi
V
Alparslan 0 258 Son Mesaj 19 Ağustos 2009, 15:43:05
Gönderen: Alparslan
Bir de sana evliya derler
Bunları Biliyor muydunuz?
Alparslan 0 339 Son Mesaj 04 Aralık 2009, 12:58:27
Gönderen: Alparslan
Evliya Çelebi'nin Rüyası
Rüya Tabirleri
Alparslan 0 360 Son Mesaj 25 Haziran 2010, 12:24:05
Gönderen: Alparslan